Eylül 09, 2010
ANKARA – - İnsanın haklarıyla insan olunduğunu Türkiye’ye hatırlatan ve bunun mücadelesini büyük bedeller ödeyerek veren İHD 24’üncü yılını geride bırakıyor. Kontrgerilla tarafından 12 yöneticisi öldürülen, Genel Başkanlarına silahlı saldırı düzenlenen İHD, 25’inci yıla bünyesinde oluşturduğu İnsan Hakları Akademisi’nin açılışıyla giriyor.
12 Eylül darbesinden sonra, tutuklu ve hükümlü ailelerinin başlattığı çalışmalar sonucunda 17 Temmuz 1986’da insan hakları savunucusu 98 kişi tarafından İHD kuruldu. O günden bu yana çok sayıda kampanya yürüten, raporlar hazırlayan, hak ihlallerini bütün riskleri göze alarak yerinde inceleyen İHD, bu 24 yılda birçok saldırıya maruz kaldı.
İki kez genel merkezi faşistlerce basıldı. Birinde Genel Başkan Akın Birdal silahlı saldırıya uğrayarak ağır yaralandı. İkincisinde yine genel başkanlardan Hüsnü Öndül fiili saldırıya uğradı. Yöneticileri hakkında sayısız davalar açıldı. Çok sayıda yöneticisi tutuklandı, katledildi. Bir kısmı sürgüne gitti.
Türkiye’de bu kadar yoğun faaliyet içerisinde bulunan İHD, uluslar arası alanda da Uluslararası İnsan Hakları Örgütü’nün (FİDH), Avrupa Akdeniz İnsan Hakları Ağı’nın üyesi ve Uluslararası Ceza Mahkemesi Koalisyonu’nun da Türkiye sözcülüğünü yapıyor.
Dernek, 10 bini aşkın üyesi, 28 şubesi ve beş temsilciliği ile hak ihlallerine karşı ve demokratikleşme için çalışmalarına ilk günkü heyecanla devam ediyor.
İHD’nin 98 kurucu üyesi arasında yer alan, o dönemlerde siyasi davalara giren bir avukat olan ve bir süre derneğin genel başkanlığını da yapan Hüsnü Öndül, kuruluş sürecini, baskıları ve 24 yılı ANF’ye anlattı.
* Dernek kurma fikri nasıl ortaya çıktı?
- İHD’nin kuruluş serüveni, 12 Eylül darbesinin yarattığı yıkımla başlıyor aslında. Darbe sırasında ve sonrasındaki yıllarda milyonlarca kişi gözaltına alınmış, işkenceden geçirilmiş, idam edilmiş, tutuklanmış, kaybedilmişti. O dönemlerde tutuklu ve hükümlü yakınları dernek kurma tartışmaları başlatmıştı.
* İlk kuruluş çalışmaları nasıl yürütüldü? Kimler vardı bu kuruluş sürecinde?
- Ben o zamanlar siyasi davalara bakıyordum. Birçok tutuklu ve hükümlü yakınını tanıyordum. Aileler Tutuklularla Dayanışma gibi bir dernek kurmayı düşünüyorlardı. Bu tartışmalar avukat bürolarında ve o dönem cezaevlerinde yaşananları yazabilen gazete binalarında yapılıyordu. Bizim büromuza da gelip gidiyorlardı. Ardından çalışmalara bazı profesörler, aydınlar, akademisyenler, gazeteciler, mimarlar, avukatlar, hekimler ve çeşitli meslek gruplarından insanlar da katıldı. Bu kapsamda İstanbul ve Ankara’da toplantılar yapıldı. Bir süre sonra kurulacak derneğin sadece tutuklularla sınırlı kalmayıp, kapsamının geniş tutulması görüşü oluştu.
Yaklaşık bir yıl süren tartışmaların ardından, Aziz Nesin ve Yalçın Küçük’ün birlikte kurdukları Ankara’daki Ekin Bilar adlı şirkette dernek kurulmadan bir ay önce tutuklu yakınları ve aydınların da katılımıyla büyük bir toplantı yapıldı. Bu toplantıya Nevzat Helvacı, Akın Birdal, Muzaffer İlhan Erdost, kurucu olmamakla birlikte Prof. Dr. Sadun Aren, Erşen Şansal, Haluk Gerger gibi isimler katıldı. Toplantıda konunun bütün yönleri ele alındı. Daha önce yapılan toplantılarda belirtilen görüşler aktarıldı. Yapılan tüm çalışmaların ardından kuruluş dilekçesini tüzüğüyle birlikte İçişleri Bakanlığı’na sunduk.
Ancak bakanlık, tüzüğün amaç kısmında yazan ‘Derneğin amacı; insanlığın binlerce yıllık mücadelesinden süzülüp gelen, ülkemizin de taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde yer alan hak ve özgürlükler konusunda çalışmalar yapmak, işkenceye karşı olmak…’ ifadesini, ‘Bir devletin bile bütün bu alanlarda çalışma yapması zordur. Dernekler Yasası tek bir amaçla dernek kurulabileceğini öngörür, ancak burada birden fazla amaç var’ diyerek, düzeltilmesi için tüzüğü geri gönderdi. Yönetim de bunu düzeltmek için bize görev verdi. Ben, Halit Çelenk, Nurkut İnan, Aydın Erdoğan ve Erşen Şansal amaç kısmını düzenlemek için bir saat çalıştık. Ancak işin içinden çıkamadık. Nurkut hoca dedi ki, ‘bana yirmi dakika müsaade edin.’ Yirmi dakika sonra geldi ve halen de geçerli olan ‘Derneğin belirgin tek amacı insan hak ve özgürlükleri konusunda çalışma yapmaktır’ ifadesini yazdığını söyledi.
* İsim tartışması ilk toplantıda mı kararlaştırıldı?
- Ankara’daki büyük toplantıda ‘derneğin adı ne olsun tartışması’ da yapıldı. Orada ‘Tutuklu ve Hükümlülerle Dayanışma Derneği mi olsun’, ‘İnsan Haklarını Savunma Derneği mi olsun’ gibi isim önerileri dile getirildi. Ardından isme hiçbir ekleme yapmadan sadece İnsan Hakları Derneği olsun denildi. Bu herkes tarafından da kabul gördü. Başka toplantılarda da belki telaffuz edilmiştir ama ben ilk kez bu toplantıda İnsan Hakları Derneği adının telaffuz edildiğini biliyorum. Logosunu ises Tan Oral çizdi.
- Dernek resmileştikten sonra neler yaptınız? İlk etkinliklerinizi anlatabilir misiniz?
- Tüzüğümüz onaylandıktan sonra önce İstanbul şubesi ardından Ankara şubesi açıldı ve diğer şubeler açılmaya başlandı. 1988 başlarında ölüm cezasına karşı genel af kampanyası başlattık. Bu kampanya kapsamında 150 bin imza topladık ve dönemin Meclis Başkanı Yıldırım Akbulut’a verdik. Kaderin garip bir cilvesi, 1999’da da ölüm cezasına karşı imza kampanyası başlatmıştık o zaman yine Yıldırım Akbulut Meclis başkanıydı. Bu sefer 539 bin imzalı dilekçeyi Akbulut’a teslim etmiştik. Yine 1988’de ilk cezaevleri raporunu yayınladı.
Aynı yıl askeri rejim tarafından işlerine son verilen on binlerce kamu görevlisinin haklarını korumak ve araştırmak üzere 1402’lik komisyonu kurdu dernek. Hazırlanan rapor Türk-İş aracılığı ile ILO Genel Kurulu’na iletildi ve Türkiye uyarı cezası aldı. Sonra da görevlerine son verilenler yavaş yavaş işlerine dönmeye başladılar.
1989’da Yeşilyurt Köyü’nde dışkı yedirilmesi hadisesi vardı. Dernek bunun üzerine gitti. DGM’lere karşı da iki kere kampanya başlattı. Üç ya da dört kez hem ülke içinde hem de ülke dışında barış kampanyaları sürdürmüştür. Çok sayıda paneller, sempozyumlar düzenledi.
TİHV’le birlikte on yıl üs üste Türkiye İnsan Hakları Hareketi Konferansı düzenledi. Çok uzun yıllar düzenli olarak bültenler ve kitaplar yayınladı. İlk eğitim projesini 1993 yılında hazırladı, Hukukçuların Bireysel Başvuru Hakkı eğitimi projesi. AB’nin desteklediği ilk projelerdendir bu. 1995-1996 yıllarında yine AB tarafından desteklenen eğitimcilerin eğitimi projesi yürütülmüştür. Sonra azınlık haklarıyla ilgili proje yürütüldü.
1996’dan 2000 yılına kadar devlet Mehmet Ağar döneminde AB’den proje karşılığı çalışma yapmamıza müsaade etmedi. Ama daha sonra tekrar projeler AB’ye sunuldu ve İşkenceye Sessiz Kalma projesi iki yıl boyuncu sürdürüldü. Yine Mülteciler Projesi iki yıl devam etti. Engelliler Projesi gerçekleştirildi. Mayınlara karşı proje üretilmiş ve gerçekleştirilmiştir.
*Yaptığı bu çalışmalara karşılık İHD büyük bedellerde verdi…
- Dernek tarihinde ilk cezayı Ankara şube aldı. O zamanlar, Dernekler Yasası’nın 44’üncü maddesine göre basın açıklaması yapmadan önce o açıklamayı emniyete ve savcılığa veriyordunuz, yirmi dört saat geçtikten sonra ancak açıklama yapabiliyordunuz. Bu maddeye karşı derneklerin bulduğu bir yöntem vardı o zamanlar. Açıklama yönetim kurulu adına yapılmazdı da bir yöneticinin şahsı adına yapılırdı. O dernekler yasasının sansürünü aşabilmek için bunu yaparlardı. Fakat biz Ankara şube olarak ilk açıklamamızı bu yola başvurmadan, doğrudan doğruya yönetim kurulunun imzasıyla yaptık. Bu nedenle hakkımızda davalar açıldı. Her birimiz üçer ay ceza aldık.
24 yılda 22 arkadaşımız öldürüldü. Binin üzerinde soruşturma ve dava açıldı hakkımızda. Genel Başkanımız Akın Birdal öldürülmek istendi. Öldüremediler hakkında dava açıp cezaevine koydular. 1993 yılında İHD Aydın heyeti olarak köy boşaltmalarını araştırmak üzere Diyarbakır’ın Bismil ilçesine bağlı zannedersem Çelikli köyüydü, oraya gittik. Arabanın arkasında yanımda Gencay Görsoy vardı, önde de Tarık Ziya Ekinci oturuyordu. Köye 250 metre kala askerler iki sıra halinde üzerimize doğru geliyorlardı. Ortalarında iki kişi var korucu. Başladılar bize ateş etmeye, kurşunlar çiv çiv üstümüzden geçiyor. Yanımıza geldiler bizi yere attılar. O zaman Zübeyir Aydar milletvekiliydi, onun kulağının dibinden ateş ettiler. Bu ve benzeri şeyleri kurşunlanmalar gözaltına almalar tehdit edilmeler falan doğu ve güneydoğudaki bütün şubelerimize ve batıda İstanbul şubemize çok yapıldı. Doksanlı yıllar bizim için tam anlamıyla baskının yoğunlaştığı yıllardır. Bu baskılar ikibinli yıllarda daha çok yargı baskısına dönüştü.
*Bu baskıların yanında İHD’nin devlet yetkilileriyle de ilişkileri oldu…
Tabi madalyonun iki yüzü var. En zor dönemlerde İHD yöneticileri kamu idaresi, bakanlar kurulu üyeleri ile görüşüyordu. Biz her dönemde insan haklarından sorumlu devlet bakanlarıyla görüştük. Süleyman Demirel’le, Turgut Özal’la, Erdal İnönü’yle, Murat Karayalçın’la… Ama şu anki insan haklarından sorumlu devlet bakanı Cemil Çiçek’le görüşmüyoruz. Şimdiye kadar İHD yöneticileriyle görüşmeyen, konuşmayan tek bakan odur.
*Neden?
2007’de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül 29 Ekim resepsiyonu vermişti. Biz de davetliydik. Ben o zaman İHD Genel Başkanıydım. TİHV Başkanı Yavuz Önen’le birlikte bu resepsiyona katıldık. Yavuz abi bizi tanıttı, İHD Genel Başkanı diye. Cemil Çiçek sanki biz öcüymüşüz gibi dedi ki ‘ölü insanların hakları olmaz.’ Biz şaşırdık, hiçbir şey söylemedik. Çünkü bakanlardan bu zamana kadar böyle bir muamele görmedik. İHD’ye hiçbir zaman hiçbir kabalık yapılmamıştır. Dolayısıyla İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Çiçek’le hiçbir diyalogumuz yok.
*İHD’nin yaşanan iç savaşa yaklaşımı nasıldı?
İHD, doğrusunu söylemek gerekirse Kürt sorunu konusunda çok net tutum almıştır. 24 Ekim 1992’de Genel Kurulumuzda Cenevre Sözleşmelerinin uygulanması kararı alınmıştır. Bir savaş tespiti yapıldı ve savaşan tarafların bu sözleşmelere uygun davranması kararı alındı. Bu çok tarihi bir karardır. Nitekim 1993 yılının 23 Mayıs’ında meydana gelen 33 asker olayı. Bu konuda dernek, Cenevre Sözleşmelerine atıfta bulunarak, ilk kınamayı yayınlamıştır. Dernek bu olayda ihlal tespitinde bulundu. Mesela o dönemde PKK tarafından ‘Misilleme hakkımızı kullandık’ deniyordu. Sonra PKK açıklama yaptı, ‘araştırıyoruz’ diye. Aradan yıllar geçti halen bu olay tartışılıyor değil mi? Biz orada İHD olarak ilkeli bir tutum aldık. Yani bu ilkeye kim aykırı davranıyorsa karşı çıkmamız gerekiyordu ve karşı çıktık. Her zaman bu ilkeye bağlı çalıştık. Belki de derneğin saygınlığı bundandır. O zaman yaygın medya bunu da çarpıttı tabi.
* 24 yılda İHD’nin hayatımızda nasıl bir yer edindi?
- Bir kere ‘insan hakları’ kavramını Türkiye toplumuna, dağlara, taşlara tanıttı. İkincisi devlet kendi iç örgütlenmesinde yeni yapılanmalar oluşturmaya başladı. Mesela 1990’dan itibaren TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu kurulmaya başlandı. Sonra Süleyman Demirel insan hakları bakanlığı vaat ederek seçimlere girdi. Seçimlerden sonra koalisyon hükümeti döneminde insan haklarından sorumlu devlet bakanlığı kuruldu. İnsan hakları üst kurulları, il ve ilçe kurulları oluşturuldu. Yine insan hakları başkanlığı gibi kurumlar oluşturuldu. Dernek, işkence ile mücadele için TİHV’i kurdu. TİHV Türkiye’nin gururudur.
İHD’nin dünyadaki insan hakları örgütlerinden farklı bir yanı var. Hem pratikte, hak ihlaline uğrayanların sokaklarda yanında yer aldı, protesto etti hem de teorik faaliyetlerde bulundu. Yani köyler boşaltılıyor biz o köylere gidiyoruz, kurşunlar yağdırılıyor biz orada faaliyette bulunuyoruz. Mesela 90’larda kan gövdeyi götürüyordu biz oralara gözlemci gönderiyorduk. Bize üye olanlara baktığımızda büyük çoğunluğu mağduriyetten kaynaklı olarak bize üye olan insanlar.
ANF NEWS AGENCY
NOT: HABERİ KOPYALAMAK VEYA YENİDEN YAYINLAMAK YASAKTIR